1997 Genel Seçimi

1997 Genel Seçimi

Siyasi partiler

Toplam oy

%

milletvekilleri

9,600,943

30.7

178

5,242,947

16.8

46

13,518,167

43.2

418


1997 Pakistan genel seçimleri

Genel seçimler Ulusal Meclis üyelerini seçmek için 3 Şubat 1997'de Pakistan'da yapıldı. Seçimler, seçim öncesi Başbakan Benazir Butto liderliğindeki Pakistan Halk Partisi (PPP) ile Navaz Şerif liderliğindeki Pakistan Müslüman Birliği (N) arasında şiddetli bir rekabetti. Şerif, Butto'nun popülist bir lider olan kardeşi Murtaza'nın tartışmalı ölümünden, kötüleşen bir ekonomiden ve Butto'nun kocası Asif Ali Zerdari aleyhindeki iddia edilen yolsuzluk davalarından yararlandı.

Seçimler, önceki PPP hükümetinin ulusal güvenlik meseleleri nedeniyle Başkan Farooq Leghari tarafından görevden alınmasından sonra gerçekleşti. Butto hükümeti mali kötü yönetim, yolsuzluk suçlamaları, memleketi Sindh Eyaletinde ırksal gerilimler, yargı ile ilgili sorunlar, anayasa ihlalleri ve parti içi ve aile davaları ile acı çekti. PPP hükümeti görevden alındıktan sonra Malik Meraj Khalid liderliğinde geçici bir hükümet kuruldu.

Sonuç, o zamanlar bir muhalefet partisi tarafından kazanılan en fazla oyu alan PML (N) için bir zaferdi. Bu, PML-N'nin herhangi bir ittifakın parçası olmadan ilk kez seçimi kazanmasıydı. Şerif daha sonra ikinci bir ardışık olmayan dönem için Başbakan oldu. Seçmen katılımı sadece% 36,0 idi. [1]


Genel Seçim 1997 - Liderlik, İmaj ve Politika: Muhafazakar Parti Kampanyası

John Major, Margaret Thatcher'ın ayrılmasının ardından 1990'da Başbakan oldu ve selefiyle daha büyük bir tezat bulmak zor olurdu. Ancak, İşçi Partisi'nin kazanacağını öngören birçok kamuoyu yoklamasına rağmen, partisini 1992 Genel Seçimlerinde küçük bir çoğunluğu koruyarak zafere taşımıştı. 1992'den 1997'ye kadar tam bir dönem görev yaptı ve olaysız olmaktan çok uzaktı.

John Major, çizgi filmlerde ve Spitting Image gibi hiciv şovlarında gri ve karizmatik olmadığı için alay edildi. Küçük çoğunluğuyla, arka sıradakileri ve kabinesindeki bazılarını kontrol etmek için mücadele etmişti. Kabine bakanlarından bazılarını “piçler” olarak nitelendirdiği ve bazı Avrupa şüpheci backbenchers Maastricht Antlaşması ile ilgili oylar için kamçıya karşı isyan etmeye devam ettiğinde, bazı seri isyancılardan kırbaç çekerek meclis çoğunluğunu kaybetti.

Sonunda, 1995'te, milletvekillerine kötü şöhretli “sus ya da çeneni kapat” meydan okumasını yayınladı ve Eurosceptic milletvekili John Redwood liderlik için ona meydan okudu. Şu anda sadece milletvekilleri Muhafazakar liderlik için oy kullanabiliyordu ve Başbakan'ın etrafında toplandılar ve rahatça kazandı.

Bu, Muhafazakar Parti'deki konumunu güçlendirse de, kontrolden yoksun olarak görülmeye devam etti. Bir Başbakan'ın Sorularında, muhalefet lideri Tony Blair, “Ben kendi partimi takip ediyor, partime liderlik ediyorum” dedi ve bu, John Major'un zayıf bir lider olarak popüler imajını güçlendirdi.

1997 seçimleri öncesinde bir imaj sorunu yaşayan Muhafazakar Parti lideri için de aynı şey tüm parti için söylenebilir. Bölünmüş partilerin seçimleri kazanmayacağı sıklıkla söylenir ve Muhafazakarlar, 1997 seçimlerine giden yıllarda, öncelikle Avrupa Birliği ile olan ilişkimiz konusunda temelde bölünmüş göründüler. John Major, taahhüt içeren bir partiyi bir arada tutmaya çalışmak zorunda kaldı. Avrupa tutkunları Ken Clark ve Michael Heseltine gibi ve Avrupa şüphecileri partinin en tepesindeki Michael Portillo ve Michael Howard gibi.

Bölünmüş olarak görülmelerinin yanı sıra, pisliğe batmış olarak da görülüyorlardı.

John Major, kendi muhafazakarlığı hakkında bir konuşma yaptı ve İngiliz halkını geleneksel aile değerlerini içeren “temellere geri dönmeye” çağırdı. Bu durum, magazin basınını Muhafazakar bakanların ve milletvekillerinin bu tür geleneksel değerlerden sapan şekillerde davrandıklarına dair olası her örneği araştırmaya sevk etti. Bir dizi seks skandalı partinin itibarına büyük zarar verdi. Ayrıca, iki Muhafazakar gericinin Avam Kamarası'nda soru sormaları karşılığında bir lobici aracılığıyla ödeme kabul ettiği iddia edilen “Sorular için Nakit” meselesi gibi mali skandallar da vardı. Milletvekillerinden biri derhal istifa ederken, diğeri (Neil Hamilton) ve lobici (Ian Greer) mahkemede isimlerini temize çıkarmaya çalışarak hikayeyi uzatıp daha fazla kanıt gün ışığına çıkardı. Olayla ilgili bir raporun 1997'de bulgularını rapor etmesi gerektiği için, ilk olarak 1994'te gün ışığına çıkmasına rağmen, bu, 1997 genel seçimleri sırasında hala devam eden bir destandı. Seçim boyunca önemli bir hikaye olmaya devam etti, çünkü BBC muhabiri Martin Bell, Neil Hamilton'la Tatton'un “sleaze karşıtı” aday olarak milletvekili olmak için savaşmayı seçti. İşçi ve Liberal Demokrat adaylar geri çekildi ve Bell Hamilton'ı yendi.

Muhafazakar Parti'nin zayıf, bölünmüş, kalitesiz ve yozlaşmış olduğu algısı seçim sonucuna kesinlikle katkıda bulundu.

Muhafazakarların 1997'deki imajının, yenilgisine katkıda bulunmuş olabilecek bir başka unsurunun, onun “kötü parti” olduğu fikri olduğu öne sürüldü. Bu, 2002'de Muhafazakar Parti'nin başkanı olduğu sırada Theresa May tarafından önerildi. Partinin hali vakti yerinde beyaz erkeklerden oluşan dar bir tabana dayandığını ve üst düzey isimlerin azınlıklara saldırdığını öne sürdü.

1997 Muhafazakar Parti manifestosu pek hatırlanmıyor. John Major bunu “cesur” ve “geniş kapsamlı” olarak tanımlasa da, büyük ölçüde önceki yıllardaki temaların devamına dayanan birkaç göz alıcı politika vardı: vatandaşlara seçenek verme ve devletin rolünü kontrol etmek ve daha da azaltmak. En dikkat çekici politika, muhtemelen, çalışmayan bir eşin vergiden muaf ödeneklerini çalışan eşlerine aktarabileceği geleneksel çekirdek aileleri teşvik etmek için bir vergi indirimi önerisiydi. Çoğu kadının çalıştığı çeşitli ailelerden oluşan bir toplumda, bu yalnızca Muhafazakar Parti'nin 1997'deki Birleşik Krallık'ı temsil etmediği hissine katkıda bulundu.


PAKİSTAN'da Genel Seçimler – Kısa Bir Tarihçe

Seçim, her türlü demokrasinin bel kemiğidir. Seçmene kabul veya reddini ifade etme ve daha iyiye çalışacağına inandığı partiyi iktidara getirme fırsatı verir.
Ülkenin geleceği ve refahı. Pakistan, devlet işlerini yürütme biçimi olarak Demokrasinin seçildiği dünyadaki 167 ülkeden biridir. Pakistan İslam Cumhuriyeti devleti parlamenter demokrasi altında işletiliyor. Halkın doğrudan parlamentoya temsilciler seçtiği bir hükümet sistemi bilinmektedir.
Parlamenter demokrasi gibi. Parlamento başbakanı kendi üyeleri arasından seçer ve parlamento aracılığıyla Başbakan ve kabinesi halka karşı doğrudan sorumludur. Parlamento, yasa yapmaktan ve ülke için diğer önemli kararları almaktan sorumludur.

PAKİSTAN'DA SEÇİM YÖNETİM KURULU

Pakistan Seçim Komisyonu (ECP), bağımsız, özerk, kalıcı ve anayasal olarak kurulmuş bir federal organdır. ECP, eyalet üst ve üst seçimlerinin düzenlenmesi ve yürütülmesinden sorumludur.
parlamentonun alt meclisleri, eyalet ve yerel yönetimler ve Pakistan Devlet Başkanlığı seçimleri. Ayrıca seçmenlerin sınırlandırılması ve Seçmen Kütüklerinin hazırlanması da ECP'nin temel sorumlulukları arasında yer almaktadır. Pakistan anayasasında belirtilen ilkelere göre komisyon, seçimlerin adil, şeffaf ve kurallara uygun olarak yürütülmesini sağlamak için gerekli düzenlemeleri yapar.
kanun. Ayrıca bu yolsuzluk uygulamaları, 23 Mart 1956'da kurulan ve ülke tarihinde çeşitli vesilelerle yeniden yapılanan ve reforma tabi tutulan Seçim Komisyonu'na karşı korunmaktadır. 213 ve 216 ncı maddeye göre, ülkenin ilgili dört ilinden Yüksek Mahkemelerin Baş Seçim Komiseri ve dört emekli hakimi, 213 üncü maddenin (2A) ve (2B) bentlerinde belirtilen şekilde Cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır. NS
anayasa. Şu an itibariyle, Adalet (R) Sardar Muhammed Raza mevcut Baş Seçim Komiseri'dir. Pakistan Seçim Komisyonu, bir Baş Seçim Komiseri başkanlığındaki dört ilin her birinden (Pencap, Sindh, Belucistan ve Hayber Pakhtunkhwa) 4'er üyeden oluşan 5 üyeli bir panele sahiptir.Komisyon
Toplantılar düzenleyerek işlerini yürütür. Seçim Komisyonunun tüm üyeleri eşit statüye sahiptir ve
Komisyonun kararları.

1947 Bağımsızlık Yasası, mevcut Kurucu Meclisleri, daha önce tüm bölgelerin yeni bir anayasanın çerçevelenmesine ilişkin yetkilere ek olarak, daha önce merkezi yasama organı tarafından kullanılan tüm yetkileri kullanma yetkisine sahip egemenlik yasama meclisleri yaptı. 1935 tarihli Hindistan Hükümeti Yasası uyarınca yönetilecektir. Birinci Kurucu Meclis'in 11 Ağustos 1947'deki ilk oturumunda, Muhammed Ali Cinnah oybirliğiyle Pakistan Kurucu Meclisi Başkanı seçildi ve ulusal bayrak resmi olarak onaylandı. Meclis. 24 Ekim 1954'te, zamanın Valisi General Ghulam Muhammed, Birinci Kurucu Meclisi feshetti.

Pakistan'ın ikinci kurucu Meclisi, 28 Mayıs'ta, 1955 tarihli ve 12 Sayılı Vali Genel Emri altında kuruldu. Bu meclisin seçim kurulu, ilgili illerin İl Meclisleriydi. Bu meclisin gücü, yarısı Doğu ve Batı Pakistan'dan olmak üzere 80 üyeydi.

5 Mart 1956'da Tümgeneral İskender Mirza, Pakistan'ın ilk seçilen Cumhurbaşkanı oldu. 1956 Anayasasına göre, Başkan Federasyonun Yürütme Başkanıydı ve beş yıllık bir süre için Ulusal ve İl meclislerinin tüm üyeleri tarafından seçilecekti. Doğu ve Batı Pakistan arasında ikiye bölünmüş 300 üyeden oluşan Ulusal Meclis ve Başkandan oluşan Parlamentoya yasama yetkisi verilmiştir. Bu 300 koltuğa ek olarak, on yıl süreyle iki kanat için de 5'er kadın koltuğu ayrıldı.

Cumhurbaşkanı İskender Mirza, 7 Ekim 1958'de Sıkıyönetim ilan ederek anayasayı feshetti ve Ulusal ve Eyalet Meclislerini feshetti. Ordu Başkomutanı General Muhammed Ayub Khan'ı Sıkıyönetim Baş Yöneticisi olarak atadı. General Ayub Khan, 27 Ekim 1958'de Pakistan'ın ikinci Cumhurbaşkanı oldu. 27 Ekim 1959'da Temel Demokrasiler Düzeni kapsamında ilan edilen Temel Demokrasiler (BD'ler) olarak bilinen bir yerel özyönetim sistemini tanıttı. 14 Şubat 1960'ta Başkan Ayub Khan, referandumu kazandı ve oyların yüzde 95,6'sını alarak Cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi ve 1 Mart 1962'de yeni bir anayasa hazırladı.

1. genel seçimler 1962'de askeri diktatör General Ayub Khan'ın yönetimi altında yapıldı.
2. genel seçimler 1965 yılında, parlamenterlerin 80.000 BD üyesi veya yerel yönetim üyeleri tarafından dolaylı olarak seçildiği bir gerçekleştirildi.

85'ler Ulusal Meclisi, kırsaldaki toprak ağalarının egemenliğindeydi. Tek değişiklik, genç nesil ev sahiplerinin büyüklerinden devralmış olmalarıydı.

3. genel seçimler 1970 yılında Ayubs'un halefi General Yahya Khan tarafından düzenlenen ve ülkenin şimdiye kadar düzenlediği en adil olarak nitelendirilen törenler. Ancak acı bir ironi içinde, ülkelerin en yıkıcı siyasi krizlerini tetiklediler. Ayrılıkçı Bengal lideri Şeyh Mujibur Rehmans Awami Ligi partisi Doğu Pakistan ve Zülfikar'da oyları süpürdü
Ali Buttos Pakistan Halk Partisi (PPP) Batı Pakistan'da çoğunluğu kazandı. Krizin ardından, Pakistan ve Hindistan arasında bir savaş patlak verdi ve doğu kanadı bağımsız bir Bangladeş olmak için ayrıldı ve Butto, 1971'de daha küçük, birleşik Pakistan'ın başbakanı oldu.

4. genel seçimler 1977'de Zülfikar Ali Butto tarafından yapıldı, ancak hile iddiaları dokuz partili bir ittifak olan Pakistan Qaumi Ittehad tarafından gündeme getirildi. General Zia-ul-Haq, Temmuz 1977'de bir darbeyle Butto'yu devirdi ve 90 gün içinde hiçbir zaman gerçekleşmeyen yeni seçimler düzenleme sözü verdi. Zia, Butto'yu iki yıl sonra astı ve hileli bir referandumla kendisini cumhurbaşkanı seçti.

5. genel seçimler Millet ve İl Meclislerinin bir kısmı 1985 yılında General Ziya-ül Hak tarafından bir adayın aday olabilmesi için en az 50 kişi tarafından desteklenmesi şartıyla partisiz olarak planlanmıştı. Bunlar çok tuhaf seçimlerdi. 800'den fazla önemli siyasi şahsiyet, seçim öncesi bir baskıyla tutuklandı. Seçim kampanyasına izin verilmedi ve siyasi partilere, yürüyüşlere, mitinglere ve hatta hoparlörlere yasak getirildi. 85'ler Ulusal Meclisi, kırsaldaki toprak ağalarının egemenliğindeydi. Tek değişiklik, genç nesil ev sahiplerinin büyüklerinden devralmış olmasıydı. Yeni milletvekillerinin sosyal arka planı, bu organların toplam sayısının %75'inin büyük toprak sahipleri olduğu gerçeğinden değerlendirilebilir.

Pakistan halkı, General Zia-ul-Haq'ın diğer ileri gelenlerle birlikte Bahavalpur yakınlarında bir C-130 uçak kazasında öldüğü 17 Ağustos 1988'de olduğu gibi ilahi bir servet döngüsüne tanık oldu. Anayasaya göre, Başkan Senato, Ghulam İshak Han Başkan vekili oldu. 2 Ekim 1988'de Pakistan Yüksek Mahkemesi, siyasi partilerin yaklaşan seçimlere katılmasına izin verdi.

6. genel seçimler Mohtarma Benazir Butto liderliğindeki Pakistan Halk Partisi (PPP), %38,52 oyla tek başına en büyük parti olarak ortaya çıktı.

237 üyeye sahip olan parlamentoda doğrudan çekişmeli 207 sandalyenin 93'ünü ele geçirdi. IJI oyların %30.16'sını alabildi, ancak sadece 55 sandalye. Kadınların sandalyeleri paylaştırıldıktan sonra Pakistan Halk Partisi 237 sandalyenin 105'ini kontrol etti. PPP, MQM ile bir koalisyon hükümeti kurdu. 2 Aralık 1988'de Benazir Butto, Pakistan'ın ve İslam dünyasının ilk kadın başbakanı olarak yemin etti. 19 Kasım'da yapılan il seçimleri, başlangıçta dört ilden üçünde PPP hükümetleriyle sonuçlandı. Ancak Pencap'ta, IJI lideri Nawaz Sharif Baş Bakan oldu.

7. genel seçimler Benazir hükümetinin görevden alınmasından sonra Ağustos 1990'da yapıldı. Mian Muhammed Navaz Şerif, yeni başbakan olarak yemin etti. Cumhurbaşkanı Ghulam İshak Han, meclisleri tekrar feshetti
18 Nisan 1993'te Balakh Sher Mazari'yi geçici Başbakan olarak atadı. Pakistan Yüksek Mahkemesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'ni geçersiz kıldı ve Navaz Şerif'i yeniden Başbakan olarak görevlendirdi. Ancak siyasi kriz, 18 Temmuz 1993'te hem Başbakanın hem de Cumhurbaşkanının istifasıyla sonuçlandı. Bir Dünya Bankası yetkilisi olan Moeen Qureshi, geçici Başbakan olarak görevi devraldı.

8. genel seçimler PPP 86 sandalye ve PML 72 sandalyeyle ikinci sırada yer aldığı için hiçbir ana akım parti çoğunluğu elde edemedi. O sıralarda merhum Benazir Butto kartlarını çok akıllıca oynadı. Meclis Başkanlığı için Mian Nawaz Sharif'i 121-71 farkla mağlup etti ve aynı zamanda eski PPP Yabancı'yı seçti.
Bakan Farooq Ahmed Khan Leghari Başkan olarak. Ne yazık ki, 5 Kasım 1996'da Başkan Leghari PPP hükümetini görevden aldı.

9. genel seçimler Şubat 1997'de yapılması planlanıyordu. Mian Muhammad Nawaz Sharif, evde nihai 2/3 çoğunluğu elde ederek ezici bir zafer elde ederken Pakistan Başbakanı olarak yemin etti.

12 Ekim 1999'da Başbakan Navaz Şerif, o dönemde Genelkurmay Başkanı olan Pervez Müşerref'i görevden aldığı için hala kabus bitmedi. Bay Nawaz Sharif durumu kontrol edemedi çünkü kıdemli Ordu generalleri bunu kabul etmeyi reddetti ve Generaller Bay Nawaz Sharif'i iktidardan uzaklaştırdı.

12 Ekim 1999'da Başbakan Navaz Şerif, Başbakan Pervez Müşerref'i görevden aldı.
O zaman Ordu Kurmay Başkanlığı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Pervez Müşerref, 14 Ekim 1999'da yayınlanan Geçici Anayasa Düzeni (PKÖ) ile Genelkurmay Başkanı unvanını aldı. Senato, Ulusal ve İl Meclisleri, Başkan ve Başkan Yardımcısı da dahil olmak üzere devletin tüm anayasal organlarını askıya aldı. Senato, Başkan, Ulusal ve İl Meclisleri de dahil olmak üzere Başkan Yardımcısı ve Federal ve Eyalet hükümetlerini görevden aldı.

12. genel seçimlerin özelliği, efsane Imran Khan liderliğindeki yeni bir oyuncu Pakistan Tehrik-i Insaf'ın (PTI) gürleyen katılımıydı.

10. genel seçimler Kings partisi, Pakistan Müslüman Ligi-Quaid-i-Azam (PML-Q), eski Pakistan Müslüman Birliği'nin (PML) bir fraksiyonu, 77 sandalyeyle en büyük payı elde etti, ancak çoğunluğu değil. Pakistan Halk Partisi Parlamenterleri (PPP-P) 63 sandalye alarak ikinci sırada yer aldı. Altı İslamcı partinin ittifakı olan Muttahida Meclis-i Amal (MMA) 45 sandalye kazandı. Mir Zafarullah Jamali, 329 oydan 172'sini alarak Pakistan Başbakanı seçildi, ancak 26 Haziran 2004'te istifa etti ve Chaudhry Shujaat Hussain, daha sonra Bay Shaukat Aziz tarafından geçici Başbakan olarak değiştirildi.

11. genel seçimler 2008 yılında, ülkede demokrasinin restorasyonu ve seçim sürecinin sürekliliği için siyasi ve demokratik güçlerin zaferi olarak kabul edilir, ancak Ravalpindi'deki siyasi kampanya sırasında,
PPP-P başkanı Benazir Butto 27 Aralık 2007'de suikaste uğradı. Şiddet patlak verdi ve seçimlerin 18 Şubat 2008'de yeni bir tarihe ertelenmesine neden oldu.
Toplam sayısı 123 sandalyeye ulaşan parti, PML-N ise ulusal mecliste 93 sandalye ile 2. sırada yer aldı. Eski iktidardaki PML-Q (şimdi PML) ulusal mecliste sadece 53 sandalye kazanabildi. MQM ve ANP gibi bölgesel partiler sırasıyla 25 ve 13 sandalye kazanırken, 19 aday bağımsız aday olarak seçildi. Pencap'ta PML-N hükümeti kurarken, Sindh ve Belucistan PPP-P ile düştü ve ANP Hayber-Pakhtunkhwa'yı devraldı.

12. genel seçimler Mayıs 2013'te yapıldı. Bu seçimin özelliği, efsane Imran Khan liderliğindeki yeni bir oyuncu Pakistan Tehrik-i-Insaf'ın (PTI) gürleyen girişiydi. İmran'ın PTI'sini bilmek önemlidir.
Khan 1997, 2002 seçimlerine katıldı ve 2008 seçimlerini boykot etti ancak seçmenleri çekemedi. 2013 seçimlerinde seçmen katılımı şaşırtıcı bir şekilde %55 idi. PML-N, toplam rakamı 189 sandalyeye ulaşan en büyük tek parti olarak ortaya çıktı. PPP Milletvekili 44 sandalye ile 2. büyük parti olurken, PTI 32 sandalye ile 3. sırada yer aldı. KPK, kuruluşundan bu yana ilk hükümeti kurdukları için PTI'nin ana kampını kanıtladı. PML (N) hükümetini Pencap ve Belucistan'da kurarken, Sindh PPP-P ile kaldı.


Genel Seçim 1997 - Giriş

1997 Genel Seçimi, bazen bir değişiklik seçimi olarak adlandırılan şeydi.

Muhafazakar Parti 1979'dan beri iktidardaydı. 18 yıl, bir partinin sürekli olarak iktidarda olması için alışılmadık derecede uzun bir süre. 1979 seçimlerinden bu yana İşçi Partisi'nin beş lideri ve birden fazla “yeniden keşfi” vardı. 1990'ların başında, popüler bir siyaset makalesi sorusu “Emek Kaybetmeli mi?” idi. Aynı şey, on yıl sonra Muhafazakar Parti'den de istenecekti.

Bir partinin egemenliği ile ilişkili bir dönem sona erdiğinde ve yeni bir dönem başladığında (1945, 1979 veya 1997 gibi) bir değişiklik seçimi vardır. Partiler arasında sadece küçük bir kayma değil, İşçi Partisi için ezici bir zafer oldu.

1997 ile ilgili olağandışı olan şey, önceki “değişim seçimlerinde” olduğu gibi ekonomik bir felaket ya da sosyal çalkantı döneminde olmamasıdır. 1990'ların başındaki şiddetli durgunluğun ardından, sonraki yıllar istikrarlı büyüme, düşük işsizlik ve düşük enflasyon ile karakterize edildi. Uzun hafızalı seçmenler 1992'deki Döviz Kuru Mekanizması krizi için Muhafazakarları cezalandırırken, olağanüstü sonucun başka açıklamaları da olmalıydı.

Sonuçlardan da anlaşılacağı gibi, bu, Kabineden bir dizi “büyük isim” de dahil olmak üzere milletvekillerinin yarısından fazlasını kaybeden Muhafazakar Parti pahasına, büyük çoğunluğu kazanan İşçi Partisi için ezici bir zaferdi. Diğer küçük partilerin çok az etkisi olurken, Liberal Demokratlar da Muhafazakarların pahasına iyi bir gece geçirdi.


1983: bölündü ve fethedildi

Muhafazakarlar, 1983'te bir heyelanla yeniden seçildiler, ancak oy payları aslında düştü. Çoğu zaman, hükümetin politikaları popüler değildi ve bölücüydü. Enflasyonu hedefleme girişimi, işsizlikte büyük bir artışa neden oldu ve birçok kentsel alan ayaklandı. Ardından Arjantin Falkland'ı işgal etti. Thatcher, ekonomik beklentilerin dalgası yükselirken, askeri zaferin parıltısının tadını çıkarmayı başardı.

Bu arada, İşçi Partisi kendisini neredeyse seçilemez hale getirmişti. Diğer şeylerin yanı sıra kitlesel kamulaştırma, Ortak Pazar'dan çekilme ve tek taraflı nükleer silahsızlanma vaat ederek sola kaymıştı. Aynı zamanda, daha ılımlı ve popüler milletvekillerinin bir kısmı, Liberallerle derhal bir seçim anlaşmasına giren Sosyal Demokrat Parti'yi oluşturarak bölünmüştü.

Olayda, SDP-Liberal İttifak “İngiliz siyasetinin kalıbını kıramadı” ve İşçi Partisi ana muhalefet partisi olarak ayakta kaldı. Bununla birlikte, merkez sol bir on yıl daha bölünmüş kaldı ve Muhafazakarların 1987 ve 1992'de kazanmasına yardımcı oldu ve onlara devletin daha az popüler olan kısımlarını geri almaları için zaman verdi.


Muhafazakarlar Neden Kaybetti?

Muhafazakarların bu yılki genel seçimlerdeki yenilgisi, muhtemelen 1931'den bu yana herhangi bir partinin maruz kaldığı en kötü yenilgidir. (1832 ile karşılaştırma anlamsızdır. Tek güvenilir karşılaştırma, ilki 1929 olan genel oy hakkı altında yapılan seçimlerle yapılanlardır.) Emek, doğrudur, 1983 ve 1987'de daha düşük oy oranına sahipti, ancak her iki durumda da önemli ölçüde daha fazla sandalye kazandı. 1935'te İşçi, orantılı olarak sadece birkaç sandalye daha kazandı, ancak anketin çok daha büyük bir yüzdesine sahipti. Bu yıl iki partinin performansları arasındaki fark olağanüstüydü. Üç yüz on üç İşçi Milletvekili kendi seçim bölgelerinde kullanılan oyların yüzde 50'sinden fazlasıyla, 44'ü (Tony Blair ve John Prescott dahil) yüzde 70'in üzerinde ve ikisi yüzde 80'in üzerinde oy alarak seçildi. Buna karşılık, sadece 14 Muhafazakar kullanılan oyların yüzde 50'sinden fazlasını kazandı. Huntingdon'daki en başarılı Muhafazakar John Major oyların yüzde 55,3'ünü aldı: İşçi Partisi'nin en başarılı adayı Bay Benton yüzde 82,8 oy aldı. Çarpıcı olan, Güney ve Doğu Anglia'nın banliyöleşmiş ilçe seçim bölgelerindeki Muhafazakar kalp bölgelerinden çok az sayıda milletvekilinin oyların yüzde 50'sini kazanabilmesidir.

Bu sonucu 1945 ile karşılaştırmak olağandı, ancak ikisi o kadar da benzer değil. İşçi muhtemelen 1945'tekinden daha iyiydi ve Muhafazakarlar kesinlikle daha kötüsünü yaptı. İşçi Partisi 1997'de orantısal olarak 1945'e göre daha fazla sandalye kazandı ve oylardaki liderliği daha fazlaydı: 1945'te bu yıl Muhafazakarların yüzde 8,5'inin yaklaşık yüzde 13 önündeydi. 1945'teki kadar yüksek bir oy oranı kazanamadı, ancak bu muhtemelen yanıltıcıdır. Daha iyi bir endeks, İşçi Partisi'nin &lsquotercihli&rsquo oyu boyutudur: seçmenlerin yüzde kaçı, yalnızca Muhafazakar Parti ve İşçi Partileri arasında seçim yapmak zorunda kalsaydı, İşçi Partisi'ne oy verirdi. Bu rakamı tahmin etmek için hatırı sayılır bir tahminde bulunmak gerekir, özellikle de pek çok kişi muhtemelen iki taraf arasında seçim yapmak istemeyecektir. Ama öyle yapsalardı, 1945'te nüfusun yaklaşık yüzde 54,5'inin ve 1997'de yaklaşık yüzde 56'sının (veya daha fazlasının) İşçi Partisi'ne oy vermesi muhtemeldir. 1997'deki rakamın İşçi Partisi tarihinde bir eşi yok. Ayrıca, İşçi Partisi'nin oylarının konfigürasyonunda bazı önemli farklılıklar var. Örneğin 1945'te, İşçi Partisi'nin kentsel Britanya'daki en zayıf performansları Büyük Liverpool ve Greater Glasgow'daydı, çünkü mezhepçilik hala siyasetlerinde dinamik bir unsurdu. 1997'de, İşçi Partisi'nin kentsel Britanya'daki en güçlü performansları, büyük ölçüde mezhepçiliğin dinamik olmaktan çıkması nedeniyle Büyük Liverpool ve Greater Glasgow'daydı. Ve bu değişiklik işçi sınıfıyla sınırlı değil: herkes bu toplu yerleşimlerde İşçi Partisi'ne oy vermeye daha yatkındır. Katılımdaki düşüşün Muhafazakarlara İşçi Partisi'nden daha fazla zarar verdiğine dair hiçbir kanıt yok, ancak mevcut seçim sisteminin hafifletmek için hiçbir şey yapmadığı, özellikle güvenli İşçi koltuklarında daha geniş bir siyasi geri çekilmeye işaret etti.

Muhafazakar yenilginin kapsamı açık. 1945'e göre 48 daha az sandalye kazandılar (ancak, 1945 Commons mevcut olandan biraz daha küçük olduğu için fiilen 48'den fazla) ve toplam oyların yüzde 8'i daha azdı. Bunun, İşçi Partisi'ne olan genel eğilimin dışında iki nedeni var. Birincisi, Liberal Demokratların İngiltere'deki başarısı. 1945'te selefi olan eski Liberal Parti, İngiltere'de sadece altı sandalye ve toplamda sadece 12 sandalye kazandı ve geri kalanı Galler'deydi. Ancak bu yıl, Liberal Demokratlar, Muhafazakarlar pahasına, bir istisna dışında, İngiltere'de 34 sandalye kazandı. Ayrıca, 1945'te Liberaller ve seçmenleri, İşçi Partisi'nden çok Muhafazakarlara sempati duyma eğilimindeydiler. Bu yıl tam tersi oldu. İkinci neden, Kelt Britanya'daki Muhafazakarların çöküşüdür. 1945'te, inanmak zor olsa da, Muhafazakarlar ve müttefikleri İskoçya'da 30, Galler'de dört ve Kuzey İrlanda'da sekiz sandalye kazandılar. Bu yıl Muhafazakarlar İskoçya ve Galler'de hiçbir sandalye kazanamadılar ve Ulster Sendikacılar ile uzun zaman önce ayrıldılar. Liberal Demokratlar ve Kelt çevresi böylece her durumda ağır bir yenilgi olacak olanı bir fiyaskoya dönüştürdü.

Bununla birlikte, iki seçimin ortak noktası, sonuçlarının her ikisinin de beklenmedik olmasıydı. Neredeyse hiç kimse İşçi Partisi'nin 1945'te kazanacağını düşünmedi ve birçok kişi İşçi Partisi'nin bu yıl kazanacağını düşünürken, her iki durumda da bildiğimiz her şey bu sonuca işaret etse de, neredeyse hiç kimse (en azından kamuoyunda) heyelanı tahmin etti. Her kamuoyu yoklaması, her yerel yönetim seçimi, her Avrupa seçimi, her Parlamento ara seçimi bu yılın sonucunu gösterdi. Ve sadece genel sonucu değil: İşçi Partisi'ne dönüşün en büyük olacağı yeri, hatta İşçi Partisi'nin üçüncü sıradan kazanacağı Bristol West (William Waldegrave'nin koltuğu) gibi seçmenleri bile önceden tasarladılar. Bu ezici kanıt ağırlığını göz ardı etmeye neden bu kadar hazırdık? Açık cevap 1992 &ndash bir kez ısırıldı iki kez utangaç. Bu iyi bir sebep ama bence daha iyi iki tane var. Birincisi, Thatchercı ve Thatcher sonrası Muhafazakarlığın arkasında yatan &lsquoidea&rsquo'nun zafer kazanmasıdır. Bu sadece pazarın zaferi değil. Dünyayı düşünme ve tanımlama biçimimiz, özellikle kamusal yaşamda kullandığımız kelime dağarcığı son yirmi yılda dönüşüm geçirdi. Bu kelime dağarcığı kendi kendini parodileştiren veya absürt olabilir ve genellikle &ndash'tır ama artık rakibi yoktur. Bu nedenle, bu muzaffer ideolojinin siyasi aracının tam da zaferinden dolayı &ndash'ın kendisinin mağlup edilebileceğini hayal etmek bile bizim için zor oldu. 1997, 1945'ten en çok burada farklıdır. İnsanlar İşçi Partisi'nin 1945'teki zaferine şaşırmış olsalar da, İşçi Partisi'nin en çok ilişkilendirildiği "lsquoidea"nın zaten kazandığını biliyorlardı: seçim, Parlamentoyu ülkenin havasına uygun hale getirdi. 1997'de görünüşe göre böyle bir açıklamaya güvenemeyiz.

İkinci neden, Muhafazakar Parti'nin asla yenilmemesiydi. Yakın İngiliz tarihinde başka hiçbir parti, devrilmeyecek bir siyasi sistem yaratmasını sağlamak için bu kadar çok çalışmadı. Son 18 yılda yaratılan devasa yapı, kısmen insanları başka hiçbir partinin meşru veya yönetmeye yetkili olmadığına ikna ederek ve kısmen de seçmenleri ve hükümet sistemini rekabeti dışlayacak şekilde yeniden yapılandırarak tüm siyasi rekabeti dışlamak için tasarlandı. Çoğumuz bu sistemin ve 1992 seçimlerinde işleyiş biçiminin muhteşem bir örneğiydi ve bundan etkilenmekte haklıydık. Bununla birlikte, daha az belirgin olan, sonunda onu 1 Mayıs'ta çökerten istikrarsızlıktı.

Muhafazakar yenilginin sonucu değildi. ERM Bu fiyasko, hem Partinin ideolojisi hem de ülkenin siyasi sistemi içindeki uzun vadeli gerilimlerin yalnızca bir vesilesiydi ve sonuçta hegemonyasını paramparça etti. Bayan Thatcher 1979'da iktidara geldiğinde eski moda bir deflasyonistti, onun &lsquomonetarism&rsquo'un teorik bir temeli yoktu, sadece düşük hükümet harcamalarını haklı çıkarmaya hizmet ediyordu. Ayrıca, deflasyonist söylem vergileri azaltıyor, &lsquoreal&rsquo işleri teşvik ediyor, sendikaları frenliyor, israfı ortadan kaldırıyor, tutumluluğu ve sıkı çalışmayı teşvik ediyor &ndash onun bu türden Muhafazakarlığının temel bir unsuruydu. Bayan Thatcher sadece buna inanmakla kalmadı, seçmenlerin de inandığını varsaydı. Bu nedenle hükümetinin ilk yılları, deflasyonist bir retoriğin ve buna eşlik eden politikaların kendi başlarına seçmenleri harekete geçireceği varsayımına dayanıyordu. Bu böyle değildi. Bayan Thatcher'ın ilkelerini korumak için popüler olmama riskini göze almaya, hatta bir seçimi kaybetmeye hazır olduğu sık sık Bayan Thatcher'ın &lsquocourage&rsquo örneği olarak söylenir. Öyle olsaydı, tuhaf bir politikacı olurdu. Kazanmaya kararlıydı, ancak hükümeti deflasyonist Muhafazakarlığı seçmenler için kabul edilebilir kılmanın tek yolunun giderek artan enflasyonist bir patlamayı teşvik etmek olduğunu buldu. Bu, Thatcher'ın Birinci Paradoksuydu: Hükümeti, aynı anda hem deflasyonist hem de enflasyonist politikalar izlemek zorundaydı. Siyasi bir sistem olarak Thatchercı Muhafazakarlığı raydan çıkaran her şeyden çok bu paradokstu.

Böylesine temel bir siyasi çelişki, Hükümetin genel amaç tutarlılığını baltalamaktan başka bir şey yapamaz. Ama aynı şey retorik düzeyinde de geçerliydi. Söylemsel olarak, Bayan Thatcher ve bakanları, Muhafazakarlığın "üretimci" mi yoksa "tüketimci" mi olması gerektiğine karar veremediler. Başlangıçta, Hükümet deflasyonist olduğu için "üretimci" idi. Politikanın amacı, İngiliz ekonomisini, özellikle imalat sektörünü rehabilite etmekti. Bu, eski moda erdemlerle yapılacaktı: tasarruf, sıkı çalışma, yönetim otoritesinin restorasyonu, bir şeye karşılıksız sahip olamayacağınızın kabulü. Ama eski moda erdemler deflasyonla aynı yoldan gitti ve aynı nedenle: pek popüler değillerdi. The Government&rsquos recourse was a &lsquoconsumptionist&rsquo boom made possible for a time by the receipts from North Sea oil. This was the Second Paradox: a &lsquoproductionist&rsquo rhetoric was made acceptable to the electorate by a consumption boom which violated all the old-fashioned virtues. So long as you were in the right place at the right time, you could have whatever you wanted with a minimum of effort &ndash which is how most of us will remember the Eighties. In practice, moreover, it was easier to encourage consumption than the old-fashioned virtues, and the notion of citizen as consumer fitted well with an ideology which attempted to depoliticise politics and transform the existing relation between the citizen and society: the citizen was to become a client, a customer, a purchaser &ndash everything but a citizen. Even so, the boom of the late Eighties which Nigel Lawson let rip (and which was once called an economic miracle) was defended on &lsquoproductionist&rsquo grounds, though only one thing was clear about the boom: that the British economy, far from being transformed, did not have the productive capacity to sustain it.

The two paradoxes had two &lsquosolutions&rsquo: the first was the recession of 1990-3, from which neither the Conservative Party nor the electorate has yet recovered the second was the fatal decision to enter the ERM at the highest rate against the mark. This decision tells us much about the nature of Mrs Thatcher&rsquos leadership of the Conservative Party. Her political instincts warned her that in directing such a fragile instrument as the British economy the Government needed full freedom of manoeuvre. But she was also a deflationist and the object of entering the ERM at the rate of 2.95 marks to the pound was undoubtedly deflationary. More important, the notion that membership of the ERM would show that we were &lsquoserious&rsquo about inflation was held by preponderant opinion in the Conservative Party, the Treasury, the City and the press. Whatever she thought privately, there was no question of her being able to resist. The whole episode suggests that Mrs Thatcher&rsquos authority was always exaggerated. She remained leader of the Party so long as her leadership was acceptable to the institutions and opinions which matter in the Conservative Party. When her leadership became unacceptable, because too risky, she was removed.

Sterling&rsquos brief membership of the ERM was undoubtedly a disaster for the Conservative Party, not only because the pound was humiliatingly driven out, but because no one, not a minister, not a civil servant, not an &lsquoadviser&rsquo, accepted responsibility for what had happened. Protecting the system was now what mattered most: to resign would be to admit error, and that would reflect badly on the system. This was not forgotten by the electorate: witness Norman Lamont&rsquos fate at the hands of the vengeful tactical voters of Harrogate. A hard fate perhaps, since he was one of those least keen on the ERM and one of those most happy when we left. It is only a pity that he spent such a sizable proportion of the national treasure trying to keep us in. The ERM affair had one other obvious consequence: it almost obliterated the widely-held view that the Conservative Party was &lsquocompetent&rsquo in a way other parties were not. This, in itself, might have been retrievable had it not been for the extent to which the Conservative hegemony was further undermined by three other irreparable contradictions in policy, similar to those which took us in and out of the ERM.

The first was privatisation. There was a strong &lsquoefficiency&rsquo argument for privatisation and a number of the state-owned concerns were unquestionably ripe for private ownership. Many members of the Government, not least Mrs Thatcher and her successor, believed in privatisation on ideological grounds and the argument of efficiency was the one they most often employed. Had this been the only argument they employed, privatisation might not have had such malign consequences for them. Unfortunately, they also believed that privatisation was a way of attaching ever larger proportions of the electorate to the Conservative Party. So was born that craze of the Eighties, &lsquopopular capitalism&rsquo. Popular capitalism was to be to the Conservatives as council housing was to Labour. It was to establish a huge clientele wedded to the Conservative Party by its ownership of shares in privatised state assets. To ensure that the clients purchased shares these assets were often underpriced and, in fact, shareholders lost as citizens and taxpayers as much as they gained as shareholders. But that was not a calculation most popular capitalists were expected to make. Furthermore, shareholding was to effect an intellectual conversion: to make people instinctively anti-socialist and hostile to the Labour Party.

In the long term, though probably not in the short, the attempt to create a popular capitalism failed. For one thing, popular capitalism and dynamic capitalism are almost antithetical. You cannot have both, though the Government would not admit it. For another, most people sold their shares almost immediately, with the result that the number of individual shareholders is today scarcely higher than it was in 1979. The real beneficiaries of privatisation have been the large institutions like pension funds &ndash and their managers, though immensely powerful, do not have many votes. What developed was a &lsquoculture of privatisation&rsquo which the Government largely created but in the end could not curb. Its most obvious manifestation was a general climate of enrichissezvous which affected much of the population but which in particular involved huge transfers to the bankers, lawyers, consultants and &lsquoadvisers&rsquo who handled the privatisation programmes. Significant elements of the British upper middle class not only did extraordinarily well out of privatisation: they had an interest in continuing privatisation. These transfers actually represented large payments by the taxpayer (to the extent that taxpayers were the original &lsquoowners&rsquo of the privatised assets), though it was some time before this was understood.

Privatisation on this scale, something no other country has attempted, swept up the Government and the country&rsquos senior managerial classes into a kind of euphoria. Not only were top marginal tax rates reduced to what were, by our standards, unimaginably low levels all the customary constraints on executive pay were abandoned, with the directors of the newly-privatised industries in the van. There is no doubt that this behaviour was deeply offensive to much of the electorate, even to those who had been a little euphoric themselves. It was partly that, as time went on, they were antagonised by changes in the distribution of taxation which markedly disfavoured them even more perhaps, a strong distaste developed for the money-grubbing of the country&rsquos economic élites &ndash a sense of money not being earned, of people helping themselves to public assets. It seems clear that to many the last stages of Conservative government must have seemed, as was said of Napoleon III&rsquos rule, not so much a regime as a racket. Major was genuinely dismayed at the behaviour of the boardrooms, but by now the Conservatives were in no position to stop it.

This did them great harm. We have long known that working-class Conservative voters &ndash traditionally the Party&rsquos largest single constituency &ndash have reasoned not just that the Conservatives were more fit to govern than anyone else but that they were more willing to guarantee &lsquofairness&rsquo. Unlike the Labour Party, which promoted vested interests (such as trade unions) at the expense of the wider community, the Conservatives stood for balance &ndash they held the ring to ensure that no one interest became dominant. This was no doubt a naive view, but plausible and historically the Conservatives have been careful to ensure that it remained plausible. After 1979, however, they could not and did not do so. &lsquoFairness&rsquo was part of the system they repudiated, since &lsquofairness&rsquo, a pre-occupation with the distribution of wealth rather than its accumulation, was one of those things which had brought Britain to its knees. As a result, the Thatcher and Major Governments were increasingly seen, even by the most naive, as &lsquounfair&rsquo. Just as the Left of the Labour Party in the early Eighties insisted on jettisoning those Labour traditions most acceptable to the electorate, so the Conservatives abandoned that prudence which was essential to their electoral success.

The 1997 election was the first in which the consequences of privatisation had become fully apparent. In 1992 the behaviour of the bosses of the privatised utilities and of the boardrooms more generally was not really an issue. Nor were the failings of the utilities. In the last five years, however, their failings have, if anything, been exaggerated in the public mind. In the old days people did not expect all that much from them because their managers received, so to speak, pay appropriate to the job. Today, when their operations are almost certainly more efficient, their peccadilloes are magnified in proportion to the incomes of their senior managers. Nor in 1992 was &lsquosleaze&rsquo among politicians much of an issue &ndash the word was rarely used. This year it was an issue even though the received wisdom during the campaign was that the electorate was not much moved. But the electorate clearly was very much moved, and it is a measure of the isolation of the country&rsquos political leaders that they did not see it.

The second of these contradictions was rhetorical and ideological. The ultimate ambition of Thatcherism was the restoration of authority to the country&rsquos sovereign institutions &ndash which in practice meant the Cabinet and the central bureaucracy. Its impulse was therefore authoritarian and anti-democratic. But Mrs Thatcher was unwilling to put it in those terms. Just as she was obliged to legitimate deflation by inflation, so she felt it necessary to justify authoritarian government by the rhetoric of &lsquoopenness&rsquo and &lsquoaccountability&rsquo. She never intended, of course, that openness was to apply to the executive &ndash quite the reverse. Openness and accountability were to be imposed on things she did not like. It was inevitable, however, that the Government and the Conservative Party would eventually be judged by the same criteria since Conservative leaders had never and could never publicly exempt the central government from what were supposed to be universal norms. Major got the worst of both worlds: he was unable to surround the doings of his Party with secrecy but got no credit for openness since his heart was seemingly not in it. The Government&rsquos behaviour towards the Scott Report was the best but not the only example of this.

At the centre of the Thatcher-Major Conservative Party&rsquos ideology lay a profound ambiguity of purpose which in retrospect will probably seem its most interesting feature. One powerful impulse behind Thatcherism was the notion of the new start. The old social system with its carefully graded hierarchies and political reticence, its apparent reluctance to disturb vested interests, its overall &lsquowetness&rsquo, was held to have failed the country and demeaned its status in the world. This gave Thatcherism a distinctly critical edge, a willingness to think and say radical things about our existing social arrangements. Mrs Thatcher, after all, described what she was doing as a &lsquorevolution&rsquo. For some, the revolution excited hopes of a thoroughgoing democratic reconstruction. But Thatcherism was also genuinely reactionary: it wished to restore legitimacy to the old hierarchies. Mrs Thatcher was herself hostile to many of the democratic changes that had occurred in her lifetime &ndash largely because they were associated with &lsquosocialism&rsquo. She thus created three hereditary peers (though only one had a male heir) and would, one suspects, have created more had she had the nerve she and her successor were adamant in their defence of the hereditary House of Lords the first act of the classless John Major was to bestow a baronetcy on Denis Thatcher, a title most people had forgotten existed both scattered political knighthoods around with profusion, and not just to keep the backbenchers docile the Thatcherite Conservative Party has been exceptionally reluctant to curb the privileges of the Royal Family they have done all they could to prop up the independent schools and denigrate the state sector they reversed the Conservatives&rsquo flirtation with Scottish devolution and defended the Union to the point of lunacy. By adopting the rhetoric of revolution and the new start Thatcher and Major thus did grave damage to the system they inherited and wished to restore, and incidentally did much to promote a democratic politics. Yet because their ambitions were fundamentally reactionary they were inevitably unable to exploit them. The unintended beneficiaries were Tony Blair and Paddy Ashdown. Yet again the Conservatives had the worst of both worlds.

What Thatcher and (especially) Major wanted to establish was a modernising democracy based on a mobile and meritocratic middle class who would provide the Conservative Party with an unassailable social base. They failed, as their predecessors in the Thirties and Fifties who wanted the same had failed, because their chosen instrument, the Conservative Party, was remarkably unsuited to the task, and because, in the end, their fear and dislike of &lsquosocialism&rsquo and a politicised working class much exceeded their contempt for the traditional ruling class. The result was that the Conservative Party could only promote a mutilated form of democracy and the field was left to the Labour Party. Whether Labour can rise to the occasion is an unanswerable question.

The third contradiction was in economic policy. One of the basic assumptions of Thatcherism was that the British managerial classes could be freed from artificially imposed constraints and so restored to international competitiveness. The miracle was seen as coming from within ourselves. There were some improvements but the overall outcome was undoubtedly disappointing: much of the managerial class, it turned out, was inherently uncompetitive. The Government was therefore increasingly inclined to put its wager on inward investment: success came to be measured by the quantity of overseas investment in Britain. And this investment was thought to depend on &lsquoflexible&rsquo labour markets and low labour costs. The pervasive sense of insecurity that was obviously a factor in the fall of the Conservative Government was one result, a sense which turned to anger when it became plain that low labour costs stopped at the boardroom. Nor did the Conservatives reflect on the curious evolution of their original endeavour. When Mrs Thatcher took office her aim was to transform Britain karşısında the rest of the world: when Mr Major left it the most avowed achievement of his government was to provide cheap labour for foreign businessmen.

How far changes in the Labour Party assisted the Conservative collapse is hard to assess. Obviously a Labour Party of 1983 vintage was unacceptable to the electorate. Here the role of Neil Kinnock is crucial. He could talk the language of the Left and so was able to make the Party see sense. He also rescued the Party electorally at a moment when it might have ceded its second place to the old Alliance. By 1992 Labour had largely recovered the ground lost since 1979, though Kinnock never got much credit for this. Labour owes one other debt to him: he lost the 1992 election &ndash one of the few pieces of genuine good luck the Labour Party has ever had. Tony Blair&rsquos part is open to several interpretations. One is that he was the icing on the cake, that he reduced to zero the apparent risks of voting Labour. There is truth in this, but it is not the whole truth. His personality and manner were clearly attractive to people, and that mobilised some voters who were attracted neither by Kinnock nor by John Smith. Possibly more important, however, was New Labour&rsquos attraction for women voters. Not widely noticed, except by the Labour Party, was the most remarkable feature of the election: that the proportion of women who voted Labour was almost identical to that of men. The importance of this to Labour cannot be exaggerated. Historically, Labour has been much less successful than the Conservatives in mobilising women voters and the Conservatives have been more successful in mobilising women than Labour has been in mobilising men. The reason for the Conservatives&rsquo success after 1951, for example, was that their lead among women exceeded Labour&rsquos lead among men. But all British parties are vulnerable somewhere: the Liberal Democrats found it difficult to find a stable social and regional base Labour has been overdependent on unionised males who work in heavy industry and the Conservatives overdependent on women voters politically conditioned by circumstances which are rapidly disappearing. By breaking decisively with the political culture of the trade unions, with the masculine aggression and exclusivity which many women &ndash not least working-class women &ndash have found very off-putting, Blair made the Labour Party much more acceptable to women voters &ndash a fact that could have profound implications.

This story has many lessons for both major parties, but a couple stand out. Before the election I suggested that the &lsquotabloid culture&rsquo to which the Conservatives, and Labour to some extent, slavishly capitulated was weaker than they thought. The election does not necessarily confirm this view but certainly lends it support. The electorate proved wholly indifferent to the race, gender, marital status or sexual orientation of Labour candidates, even where these were thought to be an issue. And the attempt by some Conservatives to work up an anti-immigration vote was a miserable failure: perhaps not surprising in a country to which there is now almost no primary migration &ndash something they might have remembered. Aligned to the apparent weakness of tabloidism is the Conservative Party&rsquos collapse among the &lsquoeducated classes&rsquo. The great majority of those with university degrees no longer vote Conservative. Whole professions &ndash lawyers, doctors, teachers (at all levels) research scientists (public and private), for example &ndash which were once predominantly or significantly Conservative are now Labour-Liberal Democrat (and more Labour than Liberal Democrat): a change almost as important as the change in the women&rsquos vote. It is important because the &lsquoeducated class&rsquo is growing faster than any other and is by training or inclination hostile to the Conservative Party&rsquos traditional &lsquotabloid culture&rsquo. Furthermore, some of these professions, like doctors and lawyers, have great social influence. The persistent opposition of the BMA, for instance, to the Government&rsquos reforms of the NHS did great harm to the Conservative Party &ndash and will do the same to Labour if the Blair Government abandons Labour&rsquos traditional policies towards the NHS. If the Conservative Party (and Labour) accept that tabloidism is not invincible then the country might in future be spared some of the more shameful episodes of the last few years &ndash like Michael Howard&rsquos tenure of the Home Office &ndash and the Conservative Party could regain some of its traditional support.

The other lesson both parties will be reluctant to learn. The size of the Conservative defeat suggests that the electorate was much more fed up with the system than New Labour thought it was. As Seumas Milne pointed out here (LRB, 5 June), the British electorate remains stubbornly attached to the welfare state and public provision. Indeed, throughout the English-speaking world, where market politics has been most successful, such politics has always been more of an affair of the political and economic élites than of the wider electorate. Everywhere unmandated politicians forced through programmes which the electorate had willy-nilly to swallow. In New Zealand, where the electorate has swallowed more than anywhere else, a popular revolt forced through a change in the electoral system (from first-past-the-post) precisely to stop politicians doing this. In so far as New Labour&rsquos policies were dictated by extreme caution, the Government almost certainly has more freedom than it expected. Both the results and the exit polls strongly imply that voters do want more money spent and are even resigned to the extra taxation which might be necessary. On their side, the Conservatives must learn that the attempt to follow simultaneously self-contradictory policies &ndash to legitimise a &lsquorevolution&rsquo by anything but revolutionary means &ndash must fail. Nor is it possible indefinitely to convince people that society is as the Conservative Party describes it. Reality will reassert itself and has a habit of doing so in nasty ways &ndash it can lose you your seat and even the leadership of your party, or in the case of Michael Portillo, both. The election of William Hague to the Conservative leadership, though doubtless in part a result of personal animosities, does not, however, suggest that the Conservatives are ready to learn those lessons.


General Election 1997 - Gender, Age, Ethnicity and Region

Let's explore key aspects of gender, age, ethnicity and region in so far as they relate to the General Election of 1997.

The exit poll data provides further information about voting behaviour by a range of other demographic characteristics. There are interesting features of voting behaviour by gender, age, ethnicity and region from the 1997 election.

There was, unsurprisingly, a swing to Labour in both genders and there was little difference in the final result (Men: 45% Lab, 31% Con Women: 44% Lab, 32% Con). However, the larger increase in the Labour vote was among women, increasing by 10 points rather than 8. This was partly because there had been a trend in the past for women to vote Conservative more than men.

There are a number of theories as to why women swung to Labour in 97. One is the increase of women working, and particularly working in the public sector. Another (slightly controversial!) one is that Tony Blair was more attractive than John Major. Another was that one factor in the Conservative lead among women was Margaret Thatcher and, as more time passed since her premiership, her impact lessened. Whatever the reason, the Conservative’s advantage with women voters was cancelled out.

The Labour vote increased among all age groups (as might be expected in an election with such a significant swing) but there was a much larger increase among younger voters than older voters. While the Labour vote increased by 12 points for 25-34 year olds and 35-44 year olds, it only increased by 4 points for 55-64 year olds. The 45-54 age bracket saw the biggest collapse of the conservative vote (down 16 points). While Labour were ahead in every age bracket (an unusual result indeed!) this was by a relatively narrow margin for 55-64 and 65+ voters, while all other age brackets had differences in double figures, and the lead for those under 45 was over 20 points. Very nearly half of 18-44 year olds voted Labour, compared with 44% overall (according to the exit poll).

Putting some of this data together, the largest increase for Labour appears to be among young women on low incomes and the largest collapse for the Conservatives among middle-aged, middle-class men and women.

Again, Labour led in all ethnicity categories in the published exit poll, but while this was only a 10 point lead for white voters, it was much larger among minority-ethnic groups. 82% of black voters voted Labour, for instance (compared with 12% for the conservatives). We do not have the data to compare this with 1992, but certainly Labour scoring highly with minority-ethnic voters is a long-term trend rather than a quirk of the 1997 election. There are many reasons for this, including the socio-economic background of some minority-ethnic groups, parties’ historic attitudes to race, immigration and race equality legislation, etc. The data probably disguises some trends, with Asian voters preferring Labour (66%) to Conservative (22%) but breaking the data down further into Indian, Pakistani, etc. or by religion could reveal some further differences.

Traditionally Labour had been strong in Scotland and Wales and the north of England with the Conservatives getting significant support in the south of England, in particular (with some exceptions, such as Labour strength in London and Conservative strength in very rural areas of the north). At first glance, the 1997 election appears to continue that pattern. Labour’s strongest performances came in the North, Wales, the North West and Yorkshire and the Humber, closely followed by London, the West and East Midlands and Scotland. The Conservatives’ worst performances were in Scotland and Wales and they performed most strongly in the South East, East Anglia and the South West. In East Anglia, the South West and the South East the Conservatives got more votes than Labour (although this was only by 1 point in East Anglia).

However, these quite predictable results disguise some interesting regional trends. First, Labour gained and the Conservative vote fell in every UK region. The biggest Conservative collapse was in London where they dropped 14 points. The next biggest, despite their lead, was in the South East with a 13-point drop. These (alongside the northern region) were also the sites of Labour’s biggest vote increases. There were much less dramatic changes in Wales, where Labour was already very strong and the Conservatives relatively weak. Other factors that influenced the results were the strength of third parties, particularly in the South West (the Liberal Democrats) and Scotland (the SNP). In both cases the “third” party came second, with the Liberal Democrats getting more votes than Labour in the South West and the SNP getting more votes than the Conservatives in Scotland.


First Past the Post

The British electoral system is based on the “First-Past-The-Post” (FPTP) system. In recent years, reforms have occurred in places such as Northern Ireland where a form of proportional representation has been used in elections and in the devolution elections surrounding Scotland and Wales. However, for the most part, Britain has used the tried and tested FPTP sistem.

In the past, this system and the whole structure of elections, created absurd anomalies with the existence of “rotten boroughs” such as Old Sarum, Dunwich and Gatton. Old Sarum was by local reckoning “one man, two cows and a field” and yet returned two MP’s to Westminster! Gatton, a village in Surrey, returned one MP yet had just one voter in it.

The 1832, 1867 and 1884 Reform Acts changed a lot of the more absurd abuses that surrounded the electoral system so vividly described by Charles Dickens in “Pickwick Papers”. However, the principle of FPTP was kept.

What is FPTP and what are the arguments for it?

In a ‘normal’ British national election or by-election (i.e. excluding the newer formats that have been used in recent regional elections for devolution), those who wish to fight an election register to do so. When the election takes place, for example a by-election for a constituency MP for Westminster, the person who wins the highest number of votes within that constituency, wins that election. FPTP is as clear and as brutal as that. Only in the very rarest of cases has a re-count been ordered due to the closeness of that specific result, but in the vast majority of cases, FPTP allows for a clear winner.

As an example a by-election for the constituency of Make-Up. The three main candidates are from the three most prominent national parties. The result is as follows :

Candidate A (Labour) : 22,000 votes
Candidate B (Tory) : 17,000 votes
Candidate C (Lib Dems) : 13,000 votes

In this example, the clear winner is candidate A with a majority over Candidate B of 5,000. FPTP is a cheap and simple way to hold an election as each voter only has to place one cross on the ballot paper. Counting of the ballot papers is usually fast and the result of a British general election is usually known the very next day after polling. Ballot papers are usually simple (though they can drift towards being confusing if the number of candidates is large) and the voter only needs to put one clear mark on their paper which should be easily counted thus removing the prospect of the confusion that haunted the American 2000 election which degenerated into “when is a mark not a mark ?”

The speed of the process usually allows for a new government to take over power swiftly or if the incumbent government wins the general election, allows for a swift return for the continuation of government without too many disruptions to the political life of the nation.

FPTP has created within Great Britain a political system that is essentially stable as politics is dominated by just two parties. The chaos of the political systems of Italy and Israel is avoided using FPTP. Minority governments have occurred in the UK using FPTP, but the life span of those governments was limited. In recent years, governments have been strong as a result of the clear mandate given to it using the FPTP system.

In a constituency, one MP is elected and therefore, the people of that constituency will know who to ask or pursue if they have a query etc. In a multi-member constituency, in which a number of parties are represented, this would not be as easy.

As the above example shows, FPTP questions the whole issue of “democratic elections” in that the majority will of the people within one constituency may be reflected in the electoral outcome. But in overall terms, if more people vote against a candidate than for him/her, is this democratic in terms of popular representation in Westminster?

In the example above, 22,000 voted for the candidate that won that election but 30,000 voted against the winner. In recent years, national or by-elections have frequently thrown up the instance of the winner having more people vote against him/her. Therefore, that victor cannot claim to have the majority support of the people within the whole constituency concerned. Therefore, the total popular mandate for the winner does not exist. A counter-argument against this is that one of the over-riding beliefs in democracy is that the winner should be accepted by all and the losers should have their concerns listened to by the victorious party.

The same is true at a national level. If the national government does not have the majority of the nation behind it (as expressed in the final votes for that government) it cannot claim to truly represent the people of that nation. In 1951 (Tory) and in February 1974 (Labour), the nation voted in governments that had less people vote for them but won more seats than their opponents. Neither government could claim to truly represent “the people”.

In the 1997 election, the victorious Labour Party gained 43.2% of the total votes cast and won 63.6% of seats at Westminster. The combined number of votes for the Tory and Liberal Democrats represented 47.5% of the total votes (nearly 4% more than Labour) yet between them they got 32.1% of the seats available at Westminster.

In the 2001 election, Labour got 43% of the total popular vote whereas all the other parties got 57% – yet Labour maintained its very powerful position in Parliament with 413 MP’s out of 659. The same trend was seen with the 2005 election result.

It can be claimed that such a percentage of votes should not have given Labour such large Parliamentary majorities – but the workings of the FPTP system allows for just such an occurrence. In fact, no government since 1935 has had a majority of public support as expressed through votes cast at a national election.

Lord Hailsham once referred to this system as an “elective dictatorship” in that a powerful government can be created with overwhelming Parliamentary power which can usually push through its required legislation – but with only a minority of the country supporting it.

An argument put forward against FPTP is that it might put people off of voting in an election for a minority party as they know that their vote will be wasted. This discriminates against minority parties who will lose out as a consequence of this. It is possible that minority parties might have greater political support than their election figures show.

FPTP has discriminated against the Parliamentary power of the Liberal Democrats at national elections. Both the Tories and Labour have benefited from the system.

At the 1997 national election, the Liberal Democrats gained 16.8% of the votes but only got 46 seats. The Tories gained 30.7% of the votes but gained 165 seats. Labour won 43.2% of the votes and gained 419 seats. At a proportionate level, the Liberal Democrats should have got around 106 seats in Westminster if their representation was based on similar support for the Labour Party.

In the 2001 election, the Lib Dems got 52 seats and 19% of the total votes cast. Using the most basic form of proportional representation, 19% of votes cast would equate to about 120 seats in Parliament.

The continuation of the FPTP system can only favour the Tory and Labour parties and work against the Liberal Democrats – so it is argued.

In polls carried out between 1999 and 2000, more than 60% of the people asked claimed that they would favour a system of proportional representation (PR) to make the electoral system more fair and the results more representative. But would a party in power that benefits from such a system introduce something that could only damage its own political power?


Be nice to people on the way up, as you’ll meet them on the way down.

Sign Up

Get the New Statesman's Morning Call email.

‘Occasionally late at night at a Labour Party conference … the cry can still be heard. “Where,” a plaintive, maudlin voice will ask, “did it all go wrong?”’

So wrote the future yeni devlet adamı editor Anthony Howard in 1963. Then a rising star of political journalism, Howard had a confident answer to this melancholic cry - things went wrong for Labour on 26 July 1945, the day the party was elected to power on a landslide. Surprisingly, perhaps, for modern readers, the reputation of Clement Attlee’s government at that time was pretty poor. So far as many Labour party activists were concerned, Attlee’s was a record defined by compromises, lost opportunities and what was by the early 1960s an apparently unending period of Conservative rule.

Or perhaps it should not surprise. It is now 20 years since Tony Blair led Labour to another of the party’s rare landslide victories. And it is striking how this disregard for Attlee’s achievements finds an echo in how Jeremy Corbyn supporters regard the government elected on 1 May 1997. Some even believe Labour’s present troubles began on the fateful day Blair entered Number 10. As poet Michael Rosen has put it, since 1997 it has all been downhill, the Blairites having lost Labour over five million votes. According to the Corbynites, Labour will only recover once it rediscovers its pre-Blairite "socialist" self and puts 1997 behind it.

If a majority view amongst its members, the party’s few avowed Blairites naturally look on matters differently. Labour in 1997 after all enjoyed a 10.2 per cent swing from the Conservatives and won its biggest ever Commons majority, laying the foundations for an unprecedented 13 years in office. This was, according to columnist John Rentoul, because Labour discovered "the eternal verities of the Blairite truth". If matters subsequently went awry, it was only because Labour cast this truth aside by abandoning the centre ground. If the party is to revive, such Blairites believe it needs to return to the strategy that gave it 1997.

Such dichotomous views reflect the entrenched ideological positions in a party both deadlocked and in decline. As a historian of the Labour party and curator of an exhibition marking the 20 th anniversary of the election I have my own thoughts as to which lessons the party should draw from 1997. They are ones neither side in the party may find of great comfort.

1. Winning involves waiting

The most depressing lesson for the party is that Labour only wins a working Commons majority after a prolonged period of Conservative rule. True of Blair in 1997, it is equally so of Attlee in 1945 and Harold Wilson in 1966. If there is any good news for Labour in this, it is that the Conservatives have already been in office for seven years the bad news however is they’re probably less than halfway through their term.

2. Trouble for Conservatives ≠ Labour victory

But if all Conservative governments eventually come to an end, a long-serving Tory administration – even one in deep trouble - is only a precondition for a Labour victory, not its guarantee. Facing a divided Conservative party in office for 13 years, in 1992 Neil Kinnock expected to win. The country was after all in the midst of a recession and John Major’s government was divided over Europe. Yet Labour lost because those whose votes the party needed to win still felt the party was a worse bet than the Conservatives.

3. Offer hope - and reassurance

To win, Labour needs to primarily reassure voters while also offering them some hope. Hope without reassurance does not work. That was why Blair closed down what was traditionally the Conservatives’ most effective avenue of attack on Labour by, most famously, promising to not raise the top rate of tax. So when Central Office warned: "Britain is Booming. Don’t Let Labour Blow It", the slogan had little impact (a similar warning about "Labour’s Tax Bombshell" helped sink Kinnock). This meant that, having lost in 1992 in the midst of a recession, in 1997 Labour paradoxically won during a period of economic growth. But Labour also promised "Things Can Only get Better", that schools and hospitals would improve, while the young unemployment be helped into work. Gordon Brown, the New Labour Chancellor, called Labour’s approach "prudence with a purpose", although it was prudence rather than its purpose the party emphasised in 1997.

4. Know what victory is for

In 1997, Blair pursued one of the most cautious electoral strategies in living memory, one that met with spectacular success. But this led to caution in office. "We have been elected as New Labour," Blair declared, "And we will govern as New Labour." However, even those closest to the new Prime Minister hoped the strategy that underpinned 1997 was part of a process rather than an end in itself.

Writing in 2005, Peter Hyman, who advised and wrote speeches for Blair, argued Labour no longer needed to reassure voters and should start to actively create a "modern social democratic country" by arguing for higher taxes as well as for greater tolerance for minorities and more opportunity for those denied it. Blair had however created a prison for himself. He feared the electoral consequences of such a departure from the strategy that brought him his landslide. So, by the time Labour said it would raise the top rate of tax, it was to help pay for the bailing out of those banks which nearly collapsed during the 2008 financial crisis.

5. Neglect breeds enemies

Be nice to people on the way up, as you’ll meet them on the way down when your victories eventually give way to defeat. In the run up to 1997, Blair took the party with him, but only because he looked like a winner and Labour had been out of office for so long. If nearly 60 per cent backed Blair as leader in 1994 and a similar proportion endorsed his 1995 revision of Clause IV, many retained serious reservations. But instead of trying to keep the party on board, Blair urged the horses ever onwards. Like all Labour Prime Ministers before him, he ignored what was happening outside Westminster and Whitehall, in the constituency parties.

As Hyman argued in 2005: "We have to build a grassroots movement that will sustain New Labour in the long term. We have to use our powers of persuasion." But this was something Blair never seriously contemplated and nor did Brown. Jeremy Corbyn is the greatest beneficiary of this neglect.

6. Just surviving brings rewards

Time is a great healer. A recent YouGov poll revealed that Labour members’ favourite party leader is Clement Attlee. Even supporters of Jeremy Corbyn put Attlee second – after Corbyn. By 2017, the 1945 Labour government had become a thing of myth. Only its achievements, principally the National Health Service, are ever recalled.

Attlee started to come into fashion with the left in the 1980s. Overlooking how his 1940s counterparts attacked it for its moderation, Labour's in-house radical Tony Benn compared the party’s 1983 manifesto with the "openly socialist policy" put to the country in 1945. It might seem unlikely just now, but when Blair is long dead and nobody alive can remember 1 May 1997, some Labour radicals might find themselves invoking the "spirit of 97" and lauding the minimum wage, Sure Start and the £5bn windfall tax on utility companies that helped the long-term unemployed back into work. If Labour still exists then.

Steven Fielding is a professor of political history. He curated the 'New Dawn? The 1997 general election' exhibition, running at the People’s History Museum in Manchester between 25 March and 4 June 2017. Associated with the exhibition is the @newdawn1997 Twitter feed which reconstructs the 1997 campaign day-by-day.


Videoyu izle: FOX Seçim 2018 Yayını